A TEXT POST

Anonim sordu: nasılsın

İyilik anonimcan, tanışıyor muyuz evvelden? Anonimleri hep karıştırıyorum da… Birbirinize çok benziyorsunuz.

A PHOTO

Last Singles… :) (Yücel’in nikahından…)

A PHOTO

“Niyet ettim mutlu olmaya!” ama?

Bir sezonun daha sonuna yaklaşırken takip ettiğiniz üzere okuduğum kitap sayısını arttırma telaşı içindeyim. Malumunuz; yaz ayları hem yayınevlerinin, hem de okurların (haydi bir kısım okurlar diyelim) yatışa geçtiği dönemler oluyor. (Benim takvimime göre de Temmuz başı yeni okuma sezonumun başlangıcıdır.)

Ah, bu yatış kelimesi birazcık ağır/argo kaçtıysa “dinlenme” diyelim. Fakat netice değişmez. En nihayetinde yaz ayları daha az okunan aylar oluyor nedense… Kime sorsanız bu böyledir. Hiçbir yayınevi itiraz etmez. Bizde “Tatilde zinhar kitap okunmaz!” diye gizli gizli taşınan, paylaşılan bir atasözü olmalı. İnanıyorum var, ama hiçbir atasözleri ve deyimler sözlüğü bu suçu kabullenmek istemediğinden ben de belgeleyip ispat edemiyorum. Ancak komplo teorim olarak okurlarımla paylaşabiliyorum.

Pekala, lafı uzatmayalım. Bugün size anlatmak istediğim kitap Nazlı Özburun’un ilk baskını Mart 2011’de yapan Haz ve Hız Çağında İlişkiler isimli eseri. Nazlı Özburun, yüksek lisansını psikoloji üzerine yapan bir sosyolog aslında. Ancak bu tedristen sonraki hayatını aile ve çift terapileri üzerine vakfetmiş. Bunun eğitimini almış ve yıllardır da ailelere, çiftlere danışmanlık hizmeti vermiş ve halen de vermekte…

Kitapta yer alan yazılar da zaten yoğun olarak aile sorunları ve kadın erkek ilişkileri üzerine. Hal böyle olunca Nazlı Özburun’un söyleyecekleri daha bir kıymetli oluyor. Zira boşanmaların alıp başını gittiği bir zamandayız ve bu tarzda telif edilmiş eserlere ihtiyacımız (ziyadesiyle) var. En azından ben, okuduğum metinler itibariyle bu kitabı tavsiye edilebilir buldum. Pekçok cümlenin altını çizdim, inşaallah hafızama not aldım. Eminim okuyanlar da benim gibi notlar almadan duramayacaklardır.

Bu yazılar daha evvel Nazlı Hanım’ın samanyoluhaber.com’da yayınlanan köşeyazılarının derlemesi. Onların içinden yapılan bir seçki ve bölümlendirmeyle bu kitap oluşturulmuş. Bu nedenle şol kitaptan ağır, akademik metinler okumayı beklemeyin. Zaten böyle olmayacağını yazar daha en başta, önsözünde belirtiyor. Bir internet sitesinde genele ulaşmak adına yazılan hafif yazılar bunlar.

Hafiflik dedim, yanlış anlaşılmasın. Hafiflikleri belki kısa ve akademik formasyondan yoksun oluşları üzerine sunulabilecek bir niteleme kelimesi. Zira hakikaten Nazlı Hanım, bu yazılar boyunca ne bir dipnot, ne de kaynakça kullanıyor. Hal böyle olunca da kitap elbette ağırlığından birazcık ödün veriyor.

Ha bu genel okura ulaşmak adına iyi birşey midir? Bence iyidir. Genel okur kitlesi dipnottan korkar. Hele sağ cenahın okur kitlesinde… Anlaması zor bir kitap eline aldığını sanır. Peki, bu hal kitabın güvenilirliğini azaltır mı? Bence azaltır. Hele benim gibi gıcık okurlara rastlarsa kitap, verilen istatistik bilgilerinin kime göre, neye göre verildiğini epey sorgularsınız. Bu bilgilerin altına ufacık bir dipnotu bile çok gören yazarı ise azıcık, çok azıcık suçlarsınız. “Neden şüphemize hakk-ı hayat vermedin?” der, eleştirirsiniz.

Kitapta en ağır vurguyu çiftlerin birbirlerinin bireyselliklerini öldürmeden bir olmaları gerektiği mesajı üzerinde gördüm. Nazlı Özburun tekrar be tekrar (özellikle de son bölümde) bu mesajı veriyor. Evlenmenin yapışık ikizler gibi bir yaşam sürmek olmadığını, bunun amaçlanmaması gerektiğini özellikle belirtiyor. Zira böylesi bir hedefleme, en nihayet eşlerden birinin mevcut durumu kaldıramamasıyla son buluyor. Bu, kitaptan çıkarılabilecek birinci mesajdı benim için. Ve dediğim gibi en ağır vurgu ondaydı.

İkinci aldığım mesaj, evliliğin daha büyük düşünülmesi. Evet, evlilik büyük bir olay, fakat bunu derken yazar neyi kastediyor onu izah edeyim: Nazlı Hanım diyor ki; evlenirken sadece eşinizle değil, eşinizin ailesiyle de, çevresiyle de evlenmiş oluyorsunuz. Yani evlilik aslında sizi bambaşka ve büyük bir sistemin parçası haline getiriyor. Onları hesaba katmadan, onlara rağmen yapılacak bir evlilik, ilerde mutlaka arıza verecektir. Bu nedenle kapsamlı düşünün ve evilik öncesinde gözünüzü açık, sonrasında kapalı tutmaya çalışın. (Son cümle yazarın iki yazısının sonlarında kullandığı hoşuma giden bir ifadedir.)

Bir diğer mesaj yine kısmen evlilikle alakası bulunan, geçmişle yaşama sendromu. Eşlerin birbirlerinin geçmişte yaptıkları hatalarını affedememelerinin, sürekli geçmişe dönüp durmalarının ne büyük facialara neden olabileceğini söylüyor Nazlı Özburun burada da… Geçmişe dönüp durmanın nasıl bir hastalık olduğunu anlatıyor. Hatta geçmişe dönüp durmanın bugünün sorumluluklarından kaçmak için bir yöntem olarak kullanıldığını anlatıyor. Bu kısım da benim katıldığım ve beğendiğim bir öğedir kitapta.

Bir de eşlerin birbirlerini değiştirmeye çalışması üzerine sağlam mesajları vardır Nazlı Hanım’ın. Bunun asla mümkün olmayacağını, değiştirilmeye çalışanın doğal olarak buna tepki gösterdiğini, bunun yerine aşılama taktiğinin uygulanması gerektiğini söylüyordu. Aşılama taktiği de şu imiş: Bir kere değiştirmek istediğin şeyi muhatabına öğütlüyor ve bekliyorsun. Tekrar etmeden… Sabırla bekliyorsun. Tutmazsa bir süre sonra tekrar deniyorsun. Hırs göstermeden, tekrar bekliyorsun. Bir süre sonra tekrar. Süreç boyunca hırs göstermemek ve “Niye yapmıyorsun?” dememek en dikkat edilmesi gereken şeyler. En sağlıklı yolun bu olduğunu söylüyor Nazlı Hanım.

Ve daha neler neler… Şimdi kitabın tamamını anlatmaya kalksam herhalde bir kitap kadar da ben yazarım. O yüzden susayım artık. Fakat twitter’da paylaştığım çok güzel aforizmalar da vardı kitabın içinde. Onların altlarını çizmiştim ve kısa kısa paylaşmıştım. Yazıya da eklesem yazı uzayacak. İyisi mi, siz bu kitabı edinip okuyun muhterem karilerim. Mutlaka faydası olacaktır. Haydi hepinize güzel okumalar…

A PHOTO

Padişahlar da bir zamanlar çocuktu.

Size bugün tanıtacağım kitap, daha önce de “Kalbin Limon Hali” isimli bir öykü kitabını tanıttığım Elif Ayla’nın, Nesil Çocuk Yayınları’ndan çıkan “II. Abdülhamid’in Çocukluk Düşleri” isimli eseri. Eser, isminden de anlaşılacağı üzere II. Abdülhamid’in çocukluğundan, o yıllarda yaşadıklarından bahsediyor. Fakat bu noktada daha başlarken birşeyin altını iyi çizmek gerek: Bu kitap kesinlikle bir çocuk kitabı değil. Çünkü üslub olarak da, konu olarak da bir çocuktan ziyade bir büyüğün dünyasına hitap ediyor. Tıpkı Şeker Portakalı kitabında olduğu gibi… 

Kahramanı her ne kadar bir çocuk olsa da büyük yaşlardakilerin de istifade edebileceği logosuna göre ağır bir eser bu. Mesela ölümden bahis ziyade ve karamsar bir havası var eserin. İlk sayfasıyla birlikte adeta sizi loş bir ortama sokuyor. 

Şeker Portakalı’nı okuyanlar bu haklı endişemi anlayacaklardır. Hangimiz daha ölümü kavrayamamış çocuğumuza “ölümlü” bir kitap okutmak isteriz ki? Biraz daha büyümelerin beklemez miyiz? Bu daha iyi olmaz mı onlar için? (Hele yaşananların tamamının gerçek olduğu yazar tarafından söyledikten sonra.) Kemalettin Tuğcu hikayeleri gibi birşey. Çocuklar büyüyünce karamsar olurlar, mazaallah. Küçük yaşlarda Kaşağı’yı okuyan her birimiz gibi kalplerinde bir sancıyla kavrulur dururlar. İçlerinden atamazlar. 

Neyse, çenem (belki kalemim demeliyim) düştü. Uzatmayayım… Biraz da kitabın içeriği hakkında konuşalım: 

Elif Ayla, kitabının kurgusunu olmayan birşeyin üzerine bina ediyor: Kosova’da, İpek isminde bir köyde Ahmet ve Hasan isminde iki çocuğun buldukları (çaldıkları demeye dilim varmıyor) bir sandıkta II. Abdühamid’in çocukken yazdığı mektuplar ortaya çıkıyor. Bu mektupları küçük Abdülhamid, Sadık isminde bir hayalî arkadaşa yazıyor. 

Tabii tarihsel gerçeklik anlamında bakarsanız olaya, böyle mektuplar falan yok. Bunlar tamamen yazarın tahayyülleri. Bilgi nakli için seçtiği bir araç bu kurgu. Fakat o mektupların içinde Abdülhamid hem çocukluğunu, hem de yaşadıklarının kendisini nasıl etkilediğini aktarıyor. Öykü, iki çocuğun bir gece boyunca hazine buluruz umuduyla bütün mektupları bitirmesiyle son buluyor. Sonra sandığın asıl sahibi olan İmam Efendi onlara, II. Abdülhamid’in büyüyünce yaşadıklarını da şöyle bir özet geçiyor. Padişahlığını kısaca aktarıyor. (Hikaye bitiyor, ama kitap bitmiyor.) 

Kitabın arkasında bir de “Bunları biliyor muydunuz?” tarzında II. Abdülhamid hakkında bazı bilgilere yer verilmiş. Bir de küçük bir fotoğraf albümü eklenmiş. Fotoğraflar çok iyi çıkmasa da güzel bir artı katmış esere… 

Evet, kitap özetle böyle. Elif Ayla’nın kalemini sevdiğim için gördüğüm bir dizi hatayı sanatına bağışlayıp es geçeceğim. Yalnız bir tanesi var ki; beni epey güldürdüğü için buraya almak istiyorum. Sayfa 83’te Elif Ayla, II. Abdülhamid Han’ın ağzından Nevruz kutlamalarını anlatırken büyük bir hata yapıyor. Diyor ki; “Bugün Mayısın biri. Nevruz. Öteden beri böyleymiş…” 

Doğrusu ben de merak ettim, acaba Osmanlı zamanında öyle miymiş? Nette araştırdım. En fazla iki gün oynuyor. 21, 22 ve 23 Mart’ta kutlayan toplumlar var. Ama ilk defa 1 Mayıs’ta kutlandığını duydum. Ama akıllı adamlar Osmanlılar, böylece işçi bayramı da aradan çıkmış oluyor öyle değil mi? Ahaha, böylece tarihte ilk işçi bayramını kutlayan da biz olduk. Kimseye bırakır mıyız bu payeyi? Yaşasın Osmanlı! 

Şaka bir yana, zaten böyle kurgu kitaplarda tarihsel gerçekliğin çok da peşine düşmemek gerek. Tarih kitaplarıyla tarihî kitapları birbirinden ayırmak gerek. Hassaten roman ve hikayelerde dikkatli olmak taraftarıyım bilgiler konusunda. Elif Ayla’nın eseri de bu noktada bana destek verdi. İlmî eserler ile ilmi ikinci planda düşünen eserlerin serbestisinde farklar oluyor tabii… Ama yine de Elif Ayla’nın kalemini beğenirim. Bu kitap da bence okunmaya değer. İlla ki, dikkat nazarı gözden kalkmaya! Hepinize güzel okumalar muhterem karilerim.

A PHOTO

Bedava meşrubat dağıtıldığını duyan Nesil çalışanları. :) Ahaha, şaka şaka. Yücel kardeşimizin takı sırası. 

A PHOTO

Her erkek babasının tekrarıdır.

Bugün kardeş tavsiyesiyle okuduğum bir kitapta daha beraberiz. Bu arada tavsiye ile kitap okumak iyidir. Genelde belli bir kalitenin üstünde olurlar. Zira insanlarda kötüye kötü, iyiye iyi deme meyli fıtraten vardır. Okuduğu kötü bir kitabı da kimse size ballandırarak anlatmaz, rahat olun. (Kitapekleri hariç.) Eğer tavsiye edilmişse, ediliyorsa içinde bir hakikat mutlaka vardır. Ha, tarzı her zaman size uymayabilir; o riski de alacaksınız artık. Zira insanlar başka başka, fikirler gunagun, zevkler rengarenk… Yine de tavsiye üzerine kitap okumak, çok satanlar listesine bakıp okumaktan her zaman daha iyidir. Hele bu kardeşiniz, arkadaşınız kitaptan anlayan biri ise… 

Ben de bir kardeşimin tavsiyesiyle Yusuf Atılgan’ın (1921-1989) Aylak Adam isimli roman çalışmasını okumuş bulundum böylece. Birçok yayınevinden basılmasından sonra Yapı Kredi Yayınları’nda karar kılan bu eser cidden okunmaya layık bir kalemden “pek sevinçli haberler” getirdi bana. 

Kurgudaki serbestiye ve kaliteye baktığınızda Aylak Adam hakkında söylenebilecek çok şey var. Mesela Sabahattin Ali’nin kalemine çok benziyor kalemi. Onun gibi olayların içinden birden çıkıp hayata dair acayip sağlam (kurtulamadım şu argodan) şeyler söylüyor. (Ki bu özellik Sabahattin Ali’nin en sevdiğim yeteneğidir.) 

Böylece okuduğunuz metinden salt olayları okumuş olarak ayrılmıyorsunuz, belli bir ölçüde hayatı yorumlama dersi de alıyorsunuz. Sabahattin Ali ve Yusuf Atılgan gibi yazarlar böyle şeylere çok meyyaller. Onlar için roman sadece bir araç. Asıl anlatmak istedikleri fark ettikleri dengesizlikler, gariplikler, ilginçlikler… Onlar aslında “sıradışı” olanın peşindeler. 

Bu noktada biraz daha dairemizi genişleterek Oğuz Atay’ı da bu zümreden sayabiliriz. Böyle insanlar sırf roman yazmış olmak için roman yazmıyorlar. Söyleyecekleri şeylere romanı meze yapıyorlar. 

Peki, üslûbunu Sabahattin Ali’ye benzettiğimiz Yusuf Atılgan’ı perspektif olarak kime benzetebiliriz, diye soracak olursanız; o noktada fikrim Milan Kundera’ya kayıyor. Milan’ın sahip olduğu o yitip gitmez karamsarlık (Ah, evet, şaşırmayınız. Bence kendisi en gülünesi öykülerinde bile karamsarın önde gidenidir. İyiliğe kesinlikle inanmaz. İflah olmaz bir hedonisttir.) Yusuf Atılgan’da da ruhunuza sirayet ediyor. 

Aylak Adam belki bu yönüyle Yusuf Atılgan’ın kurgu hayatlara isyanlarının toplamı. Bunlar, böyle insanlar, iyiliğe o kadar az inanıyorlar ki; karakterleri de mutlak iyi olamıyor. Hatta iyi de olamıyor. En iyi karakterleri genelde en kötüyle omuz omuza yürüyor. Mesela Aylak Adam, sevdiği ve kendisini sevdirdiği kadınlara öyle kelekler yapıyor ki bir anda; o zamanlar onu, en sefihten de daha sefih görmenize sebep oluyor. Ancak diğer yönden de aciz. Yardıma ve ilgiye muhtaç. (Aksini iddia etse de…) Geçmişindeki karanlık noktaları tadat ile ona merhamet hissetmenize de sebep oluyor.

Nihayetinde Aylak Adam kesinlikle sıradan roman karakterlerimizden birisi değil. Sıradışı ve belki deli bir adam. Bana sorarsanız, ben deli olduğunu düşünmüyorum. Sadece iyiliğe ve saflığa olan inancını kaybetmiş. Kaybettiği için de hiçbir yerde onu göremeyecek. Öyle ya, en sonunda kainattan bizde yansıyan bizim aynamızın rengine göre bir renk almıyor mu? Biz hüzünlüysek hüzünlü, biz neşeliysek neşeli olmuyor mu? 

Aylak Adam da iyiliğe inanmadığından asla iyilik bulamıyor, bulamayacak. Bulduklarının da kıymetini bilmiyor kaybediyor. Ayşe’ye, Güler’e yaptıkları ve tanışmış olsaydı B.’ye yapacağı bundan başka olmayacaktı. İnsanın mutlu olabilmesi için önce mutluluğa inanması gerek. Eh be Aylak Adam, sen inanmıyorsun ki; bulasın. (Bu noktada Ayşe’nin; “Neden bu kadar karamsarsın?” şeklindeki sorusuna verdiği; “Sen neden değilsin?” ile başlayan cevabı hatırlayalım.) 

Yazarının belli bir sonu düşünmeden, geldiği gibi yazdığını tahmin ettiğim bu roman bu noktada harika bir serbestiye sahip. İstediği gibi geçişler yapabiliyor ve bunun hesabını ona soramıyorsunuz. Bu noktada söyleyebileceğim çok şey olmasına rağmen yazıyı uzatmamak için cümlelerimi sonlandırarak, en beğendiğim kısmı alıntılamak istiyorum. Orası da şurasıdır: “Alışmaktan korkuyordu. (…) Bir yerleri olması kötüydü. Sonra insan kendinin değil, o yerin isteğine uygun yaşamaya başlardı.” 

Evet, bence de senin sorunun bu Aylak Adam. Alışmaktan böylesine korkan birisi hangi saadette uzun süre kalabilir ki? Nihayetinde mutluluk da alışkanlık yapan birşeydir. Sen bağlanmaktan korkuyorsun. Bağlanamadıktan sonra nasıl bir hal üzre kalasın? Nasıl mutluluğu keşfedip onda kalasın. Senin için B.’dahi bir ütopyadır. Sen C.’sin ve hep B.’yi kaçırmış olarak kalacaksın. Bana birisini hatırlattın ya, neyse… Bu kısım bahsimizden hariçtir. (Not: Kitabın içinde cinselliğe temas eden yerler ziyadedir. Böyle bir rahatsızlığı olan okumaya! Sonra okuyup da “Ahmet neden bu kitabı tavsiye ettun” deyu beni kınamaya! Vesselam…)

A PHOTO

Yağmur, çamur ATV sevgimizi engelleyemez. 

A PHOTO

Haftasonu Ali Taran’la Paintball’daydık. :) Şaka şaka, bizim Serdar ağabey. Fakat cidden benzerlik var. 

A VIDEO

Haluk Çabuk, sevenleri tarafından dükkanı önünde anıldı. :)